İNSAN HAKLARI ve KÜLTÜREL RÖLATİVİZM

Arş. Gör. A. Vahap COŞKUN*

1- GİRİŞ

“İnsan Hakları”, kelime anlamı olarak, insanın, sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu haklar demektir. Günümüzde, bir bütün halinde toplumsal yaşamı düzenleyen siyasal rejimlerin ve hukuki düzenlerin meşruluk kaynağı olarak algılanan insan hakları, temelde, insanlığın tarihsel süreç içerisinde meydana getirmiş olduğu kültürel değerlerin bir birikimini yansıtır. Bu kavramın tarihsel kökenini hakkında yapılacak bir araştırma, bizi; düşüncelerinin merkezine insanı (bireyi) alan ve Protogaros’un “İnsan bütün şeylerin ölçüsüdür. Var olanların varlıklarının, var olmayanların var olmayışlarının” öğretisini şiar edinen Sofistlere, itidal, iyilik, doğrululuk, adalet ve ahlak gibi değerleri düşüncesine temel yapan ve insanın amacının mutluluk olduğunu belirten Sokrates’e ve tarihte ilk kez insanlar arasında eşitlik esasını savunup köleliğe karşı çıkan ve tek Doğal Hukuk ile yönetilen insanlara tek evrensel devlet altında birleşmelerini salık vererek tarihte ilk kez “Birleşmiş Milletler” fikrini ortaya atan Stoiklere kadar götürür.

Ama, birey haklarının tarihsel kökenleri bir yana bırakılacak olursa, bugün anladığımız manada bir insan hakları formülasyonun yapılması modern bir olaydır, bir bütün olarak Aydınlanma Çağı’nın ve özellikle bu çağa damgasını vuran John Locke düşüncesinin bir ürünüdür. Locke, sadece yaşadığı dönemde değil kendisinden sonraki dönemlerde de etkin olmuş, tabii haklar ve halkın egemenliği gibi konular üzerinde çalışan bütün düşünürler Locke’dan esinlenmiş ve etkilenmişlerdir. Locke’un böylesine etkili bir düşünür olmasının ve liberalizmin kurucusu sıfatını kazanmasının nedenini Adnan Güriz şöyle ifade etmektedir: “Locke, insanın vazgeçilmez tabii haklara sahip olduğunu ve siyasal düzenin amacının hürriyeti güvence altına almaktan başka bir şey olmadığını savunmuştur. Böylece Locke’un sisteminde otorite değil, fakat hürriyet başlıca yere sahip olmuştur.” Gerçekten de, siyaset felsefesi yapanlar arasında, özgürlük ilkelerini Locke kadar açıklıkla ve kesinlikle kayıran azdır. Onun özgürlüğü, yasaların sağladığı bir özgürlük (Hobbes) değil, doğal insan haklarının yasa güvenliği altında kullanılmasıdır. Yani siyasal hakların kökü, bu hakları koruyan yazılı yasalara değil, insanlık onuruna, doğal haklara dayanır. Siyaset teorisinde otoriteyi değil özgürlüğü merkeze alan ve insanların yaşamak, hürriyet ve mülkiyet sahibi olmak için doğal haklara sahip olduğunu ayrıntılı bir biçimde anlatan tezleri ile Locke, mutlakıyete ilk ciddi darbeyi indirmiş ve 17. ve 18. Yüzyılların üç büyük devrimi olan İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri düşünsel köklerini Locke’un doğal hukuk doktrininden almıştır. Locke’un savunduğu ilkeler hemen hemen aynı terimlerle Amerikan ve Fransız devrim belgelerinde yer almış, örneğin Locke’un formüle ettiği hak anlayışı politik anlamda en yetkin ifadesini Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde bulmuştur:

“Biz şu doğruları tartışmasız kabul ediyoruz: Bütün insanlar eşit yaratılmıştır; onları yaratan, onları belli vazgeçilmez haklarla donatmıştır; bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve mutluluk arayışı vardır. Bu hakları güvence altına almak için, adil güçlerini yönetilenlerin rızasından alarak insanlar, aralarında hükümet kurarlar; herhangi bir hükümet ne zaman bu amaçlar için yıkıcı bir hale gelirse, insanların onu değiştirme ve yıkma, kendi güvenliklerini ve mutluluklarını en iyi sağlayacağını düşündükleri şekilde, güçleri örgütleyerek ve temel ilkelerini belirleyerek yeni bir hükümet kurma hakları vardır.”

Burada bir noktanın altı önemle çizilmelidir: İnsanlığın “insan hakları” için verdiği savaşımın tarihi çok eskilere dayanmakla beraber, terim olarak, “İnsan Hakları”nın

(human rights, droit de I’homme, Menschenrechte) kullanılması oldukça yenidir. İnsan hakları terminolojisi incelendiğinde “insan hakları” teriminin İngiliz dilinde 1940 yılından önce neredeyse hiç kullanılmadığı görülecektir. Her ne kadar bu devirde “Doğal Haklar” ve “İnsanın Hakları” terimleri kullanılıyorduysa da, bu terimler günümüzün insan hakları penceresinden bakıldığında epey farklı fikirleri ve önemli uygulamaları ifade ediyorlardı. “İnsan Hakları” ifadesi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlık kazanmış ve bu ifadenin kullanılmasını teşvik eden, Birleşmiş Milletler’deki görevi esnasında dünyanın bazı bölgelerinde insan hakları kavramının kadınların haklarını da (rights of women) kapsadığının anlaşılmadığını gören Elanor Roosvelt olmuştur. Roosvelt ve Churchill, daha 1941 yılında, yani 2. Dünya Savaşı devam ederken, Atlantik Şartı’nda insan haklarının önemini belirtmişler ve 1942 tarihli “Birleşmiş Milletler Deklarasyonu”nda amaçlarını kesinlikle ortaya koymuşlardı. Bu belgede yaşama, özgürlük, bağımsızlık ve din serbestliği olarak “dört temel ilke” vardı. Bu çalışmalar savaştan sonra hız kazanmış ve nihayet 1948 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Kurulu, Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’ni kabul etmiştir. Ayrıca, 1950 yılında Avrupa Konseyi de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni onaylamıştır. Bu itibarla, insan haklarının mutlak ve evrensel bir nitelik kazanmasının ve bir insan hakları standardının oluşmasının, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan uluslararası sistemin ürünü olduğunu belirtmek mümkündür.

Bugün çok yaygın bir şekilde kullanılan insan hakları kavramı, hukuk ve siyaset teorisi gibi sosyal bilimlerin ve felsefi tartışmaların merkezinde yer almakta, temel sorunsallardan birini oluşturmaktadır. Günümüz dünyasında, insan haklarından hareket etmeyen veya referans noktası olarak insan haklarını almayan bir sosyo-politik öneri ciddiye alınma şansını peşinen kaybetmiştir. Bu hem iç politikada, hem de dış politikada böyledir. Günümüzde, sadece iç düzenlerini insan haklarına dayandırmayan devletlerin değil, aynı zamanda dış politikalarında insan hakları duyarlılığıyla hareket etmeyen devletlerin de meşrulukları ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Zira insan hakları, ulusal ve uluslararası alanda gerek kapsamı ve barındırdığı haklar, gerekse her geçen gün artan güvence mekanizmaları ile daha işlevsel bir hale gelmiş, toplumsal, siyasal ve hukuki sistemlerin yetkinleştirilmesine yönelik ahlaki taleplerin asıl dayanağı olmuştur. Artık evrensel insan hakları ile uyumluluk göstermeyen siyasal ve hukuki rejimlerin, meşruluk sıfatını kazanmaları mümkün görünmemektedir.

İnsan haklarının bu derece geliştirilmesi, güçlendirilmesi ve itibar kazanması, elbette sevindirici bir durumdur, çünkü bu haklar, insanın, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşayabilmesinin başlıca şartını oluşturmaktadır. Ancak bu çok yaygın kullanıma ve “20. yüzyılda insan hakları bir dindir” biçimindeki nitelemeye karşın, bu kavram üzerinde bir mutabakata varılamamış, aksine kavramın tanımı, içeriği, kapsamı ve düşünsel temelleri üzerindeki tartışmalar daha da artmıştır. Bu tartışmaların iki noktada yoğunlaştığını belirtmek mümkündür: Birincisi, “insan hakları”nın neler olduğu veya neler olması gerektiği konusundaki tartışmalardır, ikincisi ise, evrensel olduğu savlanan insan hakları anlayışının, her toplumun kendi kültürü ile nasıl bir ilişki içinde bulunabileceği ve evrensel insan hakları ile yerel kültürün uzlaşıp uzlaşamayacağı yönündeki tartışmalardır. Bu çalışmada, bu iki konu üzerinde durulacaktır.

2- İNSAN HAKLARININ KAPSAMI VE NİTELİĞİ

Hangi hakların insan hakları kapsamında değerlendirilebileceğini saptamak ve bunların niteliklerini ortaya kayabilmek için, ilk önce “Hak” kavramı üzerinde durmak yararlı olacaktır.

A-HAK KAVRAMI: Kant’ın “Hukukçular, kendi hukuk mefhumlarına hala tarif aramaktadırlar” sözü, aynı şekilde hakkın tanımı için de geçerlidir. Gerçekten de, hukuku tanımlamakta yaşanan zorluklar gibi, hak kavramının da ne olduğu ve nasıl tanımlanması gerektiği, hukuk tarihi boyunca Hukuk Felsefesinin ve Medeni Hukukunun en temel sorunu olmuştur. Bu yüzdendir ki, birçok hukuksal kavramı tanımlamış olan Alman Medeni Yasası bile, hakkın ne olduğunu tanımlamayı göze alamamıştır.

Aslında, hak-hukuk gibi kavramların kesin bir tanımının verilmesi ve bu tanımın hukuki metinlerde yer almasının doğru ve işlevsel bir yöntem olmadığını belirtmek gerekir. Hukuksal metinlerde yer alan bu tarz tanımlar, siyasal otoritenin yönetim ve özgürlük anlayışını yansıtacağından, zamanla değişen toplumsal kurallarla çelişecek ve insan özgürlükleri için bir tehdit unsuru oluşturacaktır. Ökçesiz, bunu şöyle ifade etmektedir: “Hukuk kavramının normatif bir yapıya büründürülmesi temel bir çelişkidir. Çünkü bu girişim, toplumsal değişimin ve insanın kendini tanıma yeteneğinin yadsınması sonucunu doğurur. Bu, büyük kabı küçük kaba sığdırmak gayreti gibidir. Ama, devlet bunu hep yapar… Hukuk, hep tanımlanacaktır. Ama burada dikkat edilmesi gereken nokta, buna bir son verme çabasının vahametidir. Böyle bir girişim ancak siyasi olabilir ve en trajik sonucunu devlet aygıtını ele geçirerek yapar.” Bu nedenle yapılması gereken, hak kavramını hukuksal metinlerde tanımlamaktan kaçınmaktır. Nitekim İsviçre Medeni Yasası’nın yaratıcısı olan Eugen HUBER hak ve benzeri hukuksal kavramların tanımının öğretiye bırakılması gerektiğini savunmuştur. Bu işlevsel bir öneridir. Çünkü ancak bu sayede, hukuk ve devlet gibi varoluş araçlarımızın işlevlerine yabancılaşmasını açığa çıkarabilecek ve yaşamın dinamiklerine uyan bir hukuk ve hak tanımı sürekli olarak yapılabilecektir.

Doktrinde hak kavramının kapsamını belirlemek çok geniş tartışmalar yapılmış ve değişik teoriler öne sürülmüştür. Bu tartışmaların ışığında şunu söyleyebiliriz: Her ne kadar hak kavramın tanımının yapılması ve içeriğinin belirlenmesi oldukça güç bir mesele olsa da, bu,hak ve hukuki ödev gibi kavramaların hukuk hayatında kullanılmaması veya hukuk biliminden uzaklaştırılmaları anlamına gelmez. Hak ve hukuki ödev kavramlarına başvurmadan, hukuk hayatında hukuki ilişkilerin gerçekleşebileceklerini kabul etmek mümkün değildir. Bu itibarla, hak kavramını ve unsurlarını açıklamak, insan hakları tartışması için de vazgeçilmezdir.

İngilizcedeki “hak” kelimesinin iki temel ahlaki ve siyasi anlamı vardır: doğruluk ve yetki. Birincisinde, bir şeyin doğru (haklı) olduğundan, doğru (haklı) olan bir eylemden söz ederiz. İkincisinde ise, bir kimsenin bir hakka sahip olduğundan bahsederiz. Normal olarak haklardan söz edişimizde bu ikinci anlamı vurgulamış oluruz. İnsan haklarını, kişinin sırf insan olduğu için sahip olduğu haklar olarak ciddiye alacaksak, önce bir hakka sahip olmanın ne anlama geldiği üzerinde durmalıyız.

Hak sahibi olmaktan söz ettiğimiz zaman, hak sahibi olduğu varsayılan kişinin bir şeye yetkili olduğunu veya o kişinin bir şeyi meşru olarak talep edebileceğini belirtmek isteriz. Hukuk dilindeki hak kavramı da özünde, böyle bir yetki veya meşru talebin hukuki biçimde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Gerek günlük dilde, gerekse hukuki-felsefi söylemde, bir şeye hakkımızın olduğunu yönündeki iddia, o şeye yönelik iddiamızın tartışılmazlığını ve herkesçe tanınmasını içermektedir. Hak kelimesinin bu tarz kullanılması içinde ahlaki meşruluk düşüncesini barındırmaktadır. Hakkın, varlığı tartışılmaması gereken bir yetki ve meşru talep olarak anlaşılması bunu gerektirmektedir. Hukuk biliminde hakkın önemli bir özelliği, onunu hak sahibi bakımından bir zorunluluğu değil, bir cevaz (izin) durumunu ifade etmesidir. Eğer bir kimse için bir zorunluluk söz konusu ise, o kişinin hak sahibi olmasından söz edilemez, o olsa olsa “ödevli”dir. “cevaz” anlamında hak bir kişiye takdir yetkisi tanır, onu hukuki iktidarla donatır,bunu kullanıp kullanmamak hak sahibine kalmıştır. Bu iktidar, fiilen bir talep etme yetkisidir, bu pozitif de negatif de olabilir, ama böyle bir yetkinin olmadığı bir yerde haktan söz edilemez.

Hakkın bir başka yönü de “başkasının özgürlüğüne müdahale edebilme” ile ilgilidir. Bir hakkı ileri sürmek, başkasının özgürlüğüne müdahale için haklı bir nedenin var olduğunu ileri sürmektir: Bu özgürlük kısıtlaması kişinin ya bir şeyi yapmaya zorlanması ya da bir şeyi yapmaktan kaçınması biçiminde ortaya çıkabilir. Müdahalenin haklılık nedeni ise, yerine göre hukuktan ya da gelenekten kaynaklanabileceği gibi, sırf ahlaki bir gereklilikten de doğabilir.

Özetleyecek olursak, bir hakkın varlığından anlamlı olarak bahsedebilmek için şu unsurların bulunması gerekir:

  1. a) Yetki: Hakkın özü bir şeyi yapabilme yetkisidir. Bu, onun aynı zamanda zorunluluk değil bir izin niteliği gösterdiği anlamın da taşır. Başka bir anlatımla, hak sahibi hakkın konusundan yararlanıp yararlanmamak bakımından bir takdir yetkisine sahiptir. Kişi hakkını kullanmaya zorlanamaz.
  2. b) Talep: Her hak sahibine olumlu ya da olumsuz bir talepte bulunma yetkisi verir. Genellikle “özgürlük hakkı” negatif taleplerin, “talep hakkı” ise hem olumlu hem de olumsuz taleplerin dayanağı olabilir. Başka bir ifade ile bir hak başkalarına ya sırf bir kaçınma yükümlülüğü yükler, ya da kaçınmaya ek olarak bir edim yükümlülüğü yükler.

c)Tanınma, Saygı Gösterilme: Bir hak iddiası, hakkın konusundan yararlanma yetkisinin genel ve özel olarak tanınmasını, ona saygı gösterilmesini iddia etmek demektir. Hukuki haklar söz konusu olduğunda, bu özellik “zorla yerine getirme” ile takviye edilir. Hak sahibi, hakkını tanımayan veya ihlal edenlere karşı yasal yollara başvurarak hakkın konusundan yararlanmasını fiilen sağlatabilir. Sırf bir ahlaki hak durumunda ise, hakkı ihlal edilen kişinin buna karşı koyabilmesi ahlaki iddiayla sınırlıdır.

B-İNSAN HAKLARI VE ÖZELLİKLERİ: İnsan Hakları, hakların özel bir grubudur ve bir kişinin yalnızca insan olduğu için sahip olduğu “en üstün ahlaki haklar”ı ifade etmektedir. İnsan haklarının ahlaki hakların tepesine yerleştirilmesi, bu hakka dayanan taleplerin, diğer talepler karşısında önceliğe, bir üstünlüğe sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu üstünlüğün nedeni de, hiç kuşkusuz, insan haklarının bizzat insanı, yani ahlaki en üstün değeri korumasıdır.

Tore Lindholm imzalanan uluslararası belgelerin modelleri incelendiğinde insan haklarının dört ana özelliğinin ağır bastığını belirtmektedir:

1.Evrensellik: İnsan hakları, insana sırf insan için tanınan haklar olduğundan, günümüz dünyasındaki bütün insanlar, bu haklara sahiptirler. Ama evrensellik sadece hak sahipliğini kapsamaz. Muhataplık ve sorumluk anlamında da, insan haklarının evrensel olduğunu belirtmek gerekir. Günümüzün uluslar arası toplumunda bütün devletler ve dolaylı olarak kala gelen diğer bütün toplumsal kişilikler, insan haklarına uymak, gereğini yerine getirmek zorundadırlar.

2.Geniş İçerik: Kısmen uluslar arası konsensüs, kısmen de pazarlıklarla belirlenen ve her bir insanın doğal hakkı olan siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel ve sivil haklardan oluşan, sağlam zemine oturmuş, mantıken iyi dengelenmiş ve bunun yanında gelişmeye açık bir haklar paketi.

3.İkili Sorumluluk: İnsan hakları konusunda devletlerin iki türlü sorumluluğu bulunmaktadır. Devlet bir taraftan halka karşı sorumluluğunu yerine getirmelidir. Bu, kendi yetki ve sorumlukları dahilinde yeterli anayasal, yasama ve idari uygulama tedbirlerini alarak ve her bir insanın hakkını koruyarak mümkün olabilir. Diğer taraftan da devlet, diğer devletlere karşı sorumluluğunu yerine getirmelidir. Bunun için, devletin, insan haklarında uluslararası standardın geliştirilmesi için diğer devletleri teşvik etmesi ve gözetlemesi, ayrıca ulus üstü insan hakları kuruluşlarına destek olması gerekmektedir.

4.Yasal ve Ahlaki Temeller: Devletlerin kendi içindeki anayasa ve diğer yasaları ile uluslararası anlaşmaları, hem yasal hem de ahlaki geçerlilik temellerine sahip olmalıdır. Bütün insanların özgür ve eşit olduğunu belirten ahlaki yasayı referans almayan bir düzenlemenin meşru addedilmesi mümkün değildir.

İnsan haklarının ahlaki meşruiyeti, evrensel özgürlük ve eşitlik ilkelerine ile bu ilkelerin korunması için ahlaken gerekli yasal araçların var olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu yasal araçları kullanacak olan devlettir. Bu nedenle insan haklarına dayanan iddialar devlete karşı ileri sürülür, amaç devletin bu haklara dayandırılması ve devletin bütün uygulamalarında bu hakları gözetmesidir. İnsan hakları en geniş anlamda, siyasal meşruluğun bir ölçütüdür; hükümetler ve onların uygulamaları, insan haklarını korudukları ölçüde meşrudurlar. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ifade edildiği gibi insan hakları “bütün halklar ve bütün uluslar için başarının bir ölçütüdür. Ama bunun kadar önemli olan nokta; bunların, yurttaşları bu hakları savunmak üzere harekete geçmeye, haklarını kullanmak suretiyle bu standartların gerçekleştirilmesinde ısrarlı olmaya ve bunların gerçekleştirildikleri bir dünya yaratmak üzere mücadele etmeye yetkili kılmalarıdır.

 

C-İNSAN HAKLARININ KAPSAMI : İnsan hakları, bir kez belirlenip herkes tarafından benimsenen, oluşmuş ve bitmiş bir kavram değil, her gün yeni kavramlarla içeriği değişen ve zenginleşen bir kavramdır. İnsan hakların gelişim sürecine bakıldığında, bu hakların ilk ortaya atıldığı dönemde, devleti ahlaki bir ilkeyle sınırlandırmayı ve bu suretle bireylere devletin dokunamayacağı özgürlük alanlarını yaratmayı amaçladığı görülecektir. 17.ve 18. yüzyılda temel amaç, haksız ve gayri meşru olduğuna inanılan devletler karşısında bireyi korumak olunca, o dönemin insan hakları teorisyenleri arasında, bazı farklılıklar olsa da, hiçbiri insan haklarını kategorilere ayırmayı ciddi olarak düşünme gereği duymamıştır. Daha sonraki dönemlerde oy hakkının genişlemesi ve işçi sınıfının doğması gibi yeni siyasal gelişmeler ortaya çıkınca, bu anlayış değişime uğramış, insan haklarının sadece devletin sınırlandırılmasını amaç edinmesinin yeterli olamayacağı belirtilerek, pozitif hak arayışı yoluyla devletin etkinlik alanını genişletmeye yönelik talepler de insan hakları olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Bu durum insan haklarında, Klasik Haklar ile Ekonomik-Sosyal Haklar ikiliğini doğurmuştur.

Bugün insan hakları deyince, insanın doğuştan sahip olduğu vazgeçilmez, devredilmez haklar anlatılmaktadır. Bu klasik hakların (sivil-siyasal haklar, geleneksel haklar, negatif haklar, negatif statü hakları, koruyucu haklar) Locke’un kavramsallaştırılmasına sadık kalarak hayat, özgürlük ve mülkiyet hakları olduğu kabul edilmektedir. Ekonomik ve Sosyal Haklar ise, klasik hakların hem yetersiz hem de pratik bakımdan bazı koşullar yerine getirilmediği zaman anlamsız olduğu yolundaki eleştirilerin ve haklara daha geniş ve somut bir içerik kazandırmak yolundaki entelektüel ve politik gayretlerin ürünü olarak doğmuştur.

İnsan hakları alanında yapılan tartışmaların büyük bir kısmı, haklar arasındaki bu ikili ayırıma dayanmaktadır. Bu tartışmaları iki grupta toplamak mümkündür :

  1. Liberal gelenekten gelen yazarların önemli bir kısmı, klasik haklar-ekonomik haklar diye bir ayırımın söz konusu edilemeyeceğini, zira ekonomik haklar diye adlandırılanların “hak” olma niteliğine sahip olmadığını belirtirler. Ayn Rand’a göre, yiyecek, giyecek, eğlence, evler tıbbi bakım, eğitim ve benzerlerin bazı insanlara kazandırılması, bu insanlara bir hakla, diğer bazı insanların çalışmalarının ürünleri üzerinde birtakım yetkiler kazandırmak demektir. Bunun anlamı ise, üreten insanların haklarından mahrum edilmesi ve köle işgücü kılınmasıdır. Bir kimsenin hak olduğu öne sürülen herhangi bir hakkı, eğer başka birinin haklarının ihlal edilmesini gerektiriyorsa, bir hak değildir ve olamaz. Rand,hiç kimsenin başka biri üzerine, onun seçimi olmayan bir zorunluluk, bir karşılıksız-bedelsiz görev,bir gönülsüz hizmetçilik yükleme hakkına sahip olamayacağını belirterek, “Köleleştirme hakkı”diye bir hak yoktur, demektedir. Rand’a göre hak, o hakkın başka insanlar tarafından maddi olarak gerçekleştirilmesini kapsamaz, o sadece bu gerçekleşmeyi bizzat kendi gayretiyle elde etmesi hürriyetini kapsar. Bu çerçevede Amerikanın kurucularının verdiği ders önemlidir : Amerikanın kurucuları, “mutluluğu arama hakkından” söz ederler, mutlu ola hakkından değil. Bunun anlamı şudur :Bir insan mutlu olmak için gerekli gördüğü eylemleri yapma hakkına sahiptir. Diğer insanlar onu mutlu yapmak mecburiyetinde değildir.

“Bir hak tanımı gereği, hiçbir yerde hiçbir kimsenin, adaleti ciddi bir tahkir teşkile etmeksizin mahrum bırakılamayacağı bir şeydir. Asla caiz olmayan belirli eylemler, katiyetle tecavüz edilemeyecek muayyen hürriyetler, kutsal bazı şeyler vardır. Eğer bir insan hakları beyannamesi olmak istediği şey olacaksa bu söylem sahasıyla tahdit edilmelidir. Eğer haklı bir haklar düzenlemesi ileri sürülürse, derhal her şey laçkalaşır, açık emir müphem bir dilek olur.” Böylece ekonomik ve sosyal haklar iddialarıyla aşırı derecede yüklenmiş bir evrensel beyanname, politik ve sivil hakları ahlaki zorlayıcılık alanının dışına çıkmasına neden olmaktadır. Eğer hakların bir anlamı olacaksa, yapılması gereken, haklar ile idealleri birbirinden ayırmaktır. Bir ideal, gerçekleştirilmek istene bir hedeftir, ama tanımı gereği hemen gerçekleştirilmez. Bunun aksine hak, saygı gösterilebilecek ve ahlaki bakımdan hemen şimdi saygı gösterilmesi gereken bir şeydir. Eğer hak ihlal edilirse, adaletin kendisi suistimal edilir.

  1. Klasik Haklar-Ekonomik Hakları ayırımına bir diğer önemli eleştiri de Donnely’den gelmektedir. Donnely, insan hakları olarak nitelendiren hakların, kesin bir şekilde iki kategoriye ayrılamayacağını, geleneksel ikilli ayırıma uymayan haklar bulunduğunu ve bu hakların da birtakım benzerlikler taşıdığını belirtmektedir. Örneğin, çalışma hakkı, temelde ekonomik katılma hakkıdır, ama o aynı zamanda siyasal haklarla da yakından ilişkilidir ve siyasal katılma hakkına çok benzer bir biçimde , hem araç hem de bizatihi değerlidir. Dinin, kamuya hitap etmenin, kitle iletişim araçlarının topluların çoğunun kültürel hayatındaki bütünleştirici yeri karşısında, kültürel haklar belki de en çok bireysel sivil özgürlüklerle ilişkilidir. “Sosyal” veya “kültürel” eğitim hakkı, sivil ya da siyasal ifade, inanç ve kanaat özgürlüğü haklarıyla yakından ilişkilidir, vb…

Klasik haklar-Ekonomik haklar ayırımı hakkındaki tartışmaları ana hatlarıyla aktardıktan sonra, bu konudaki değerlendirmemizi şu şekilde özetleyebiliriz : Bugün insan hakları talebi özünde siyasal bir işlev görür ve amacı devleti sınırlandırmaktır. Eğer devlet sınırlandırılmaz ve denetim altına alınmazsa, insan hakları için en büyük potansiyel tehdit haline gelecek ve bir insan ürünü olmasına rağmen insanlara zarar verecektir. Burada bir noktanın altının özellikle çizilmesi gerekmektedir: Ekonomik ve sosyal hakların tesis edilmesi adı altında, devlet ekonomik yaşama müdahale eder, şu veya bu şekilde ekonomiyi hakimiyeti altına alırsa, diğer bütün hak ve özgürlükleri de baskı altına almış olur. Ayrıca, ekonomik ve sosyal haklar, toplumun ekonomik gelişmişliği ölçüsünde gerçekleşebilirler. Ekonomik gelişmenin en uygun ortamını ise, insanın yeteneğini en üst düzeyde ortaya koyabilme olanağı veren “serbest piyasa ekonomisi” sağlar. Devlet, ekonomik ve sosyal gelişmeyi yavaşlatır ve sonuçta ekonomik ve sosyal haklar alanında da, umulanın tersine daha geri bir düzeyde kalınır. Nitekim 20.yüzyıl deneyimi bu kuşkuları doğrulayan sonuçlar vermiştir. Bu yüzyılda insanlığın yaşadığı tecrübeler, özgür insanın açlıktan ölmek zorunda olmadığını, hür iradesine dayanarak hayatını sürdürebildiğini, buna karşılık hayatı tümüyle efendisinin keyfine bağlı kölenin çok defa karnını doyurma şansını da bulunmayabileceğini göstermiştir. Bu konuda son olarak şu söylenebilir : En üstün ahlaki varlık olarak insan, elbette yaşamını idame ettirecek sosyal olanaklara sahip olmalıdır, ama bu amacı sağlamanın tek aracı, insan hak ve özgürlüklerine karşı en büyük potansiyel tehdit olan devlet olmamalıdır.

3- İNSAN HAKLARI VE KÜLTÜREL GÖRECİLİK

“Kültürel görecilik (rölativizm)” olarak adlandırılan bu düşünce akımını savunanların sayısı son yıllarda büyük oranda artmıştır. Bunların başında, “Medeniyetler Çatışması” tezi ile oldukça popüler olan Samuel Huntington gelmektedir. Huntington, temel bir öncülden hareket eder : Uygarlıklar ve kültürler birbirlerinden farklıdırlar, çünkü onlarda hakim olan kavramlar özde birbirlerinden farklıdır. Bu nedenle Batı uygarlığının bir ürünü olan bireycilik, liberalizm, anayasal yönetim, eşitlik, özgürlük, yasa hakimiyeti, demokrasi, serbest pazar, laiklik ve insan hakları gibi kavramların, İslami, Konfüçyüsçü, Japon, Hindu, Budist veya Ortodoks Hıristiyan kültürlerde yaşama şansı bulması imkansızdır. Batı’nın bu tür kavramları yaymaya çalışmasını “insan hakları emperyalizmi” olarak nitelendiren Huntington’a göre, bu çabalar karşı bir tepkiyi ve yerli değerlerin bir yeniden tasdikini doğurmaktadır.

Kültürel rölativizm tezleri, Post-Modernistler olarak adlandırılan ve Batı’da son 20-30 yıldır epey rağbet gören bir grup tarafından da hararetle savunulmaktadır. Postmodernistlere göre, Batı’nın Descartes’la başlayan, 18.yüzyıl Aydınlanma düşünürleri ve Kant’tan geçerek pozitivizmle doruk noktasına ulaşan kültür ve göreneklerden arınmış evrensel bir insan, evrensel bir akıl, evrensel nesnel bir doğru olduğu anlayışı vardır ve bu anlayış Batı-Avrupa ben merkezciliğinin, sömürgeciliğinin ideolojik bir aygıtı olarak iş görmüştür. Oysa gerçek bunun tam aksidir. Bütün anlamlar, bütün değerler, bütün kavramlar birbirine eşittir ve onların hakim oldukları kültürlerin de birbirleriyle hiçbir karşılaştırması, nesnel, evrensel ve tek bir anlam, değer veya kurumdan hareketle yargılanması söz konusu olamaz. Onlar arasında bir karşılaştırma, hele hele sıralamaya gitmek, siyasal ve ahlaki anlamda alçakça bir girişimdir.

Batı uygarlının, batı düşünce tarzının , Batılı kurum ve değerlerin farklılığını savunan bir diğer önemli grup Marksistlerdir. Marx’ın kendisi bile, Doğu ile Batı’nın birbirinden uygarlık bakımından çok farklı olduğunu, Batı için öngörülen bazı kurumların Doğu için öngörülemeyeceğini belirtir. Marx, “Louis Bonaparte’nin 18 Brumeri” nde, “Onlar kendilerini temsil etme gücüne sahip olmadıkları için temsil edilmelidirler” diyerek, Doğu’yu ya korkulan, ya da kontrol edilmesi gereken bir konuma düşürmektedir. Özellikle Sovyet Bloku’nun dağılmasında sonra birçok Marksist, biraz önce dile getirilen post-modern fikirlere dört elle sarıldılar. Marksistler, yenilgiyi kabul edip Marksizm’in işe yaramadığını itiraf etmek yerine , burjuva ideolojisinin doğru olduğuna rahatça karşı çıkılabileceği tezini savunmaya başladılar. Bu psikolojik olarak rahatlatıcıydı. Aslında kapitalizm de doğru değildi. Daha doğrusu hiçbir şey doğru değildi. Çünkü her şey doğru idi. Bu postmodernist rölativizm, Marksistler için, komünizmin çöküşünün yarattığı acıyı hafifletmenin, kapitalizmin kazandığı zaferi minimize etmenin aracı oldu.

İnsan haklarının evrenselliği iddiasına karşı çıkıp kültürel göreceli tezleri savunan son grup ise İslamcılardır. İslam dünyasının bazı önde gelen düşünürleri, (Seyyid Kutup, Mevdudi, Şeriati) laiklik, demokrasi, anayasal yönetim, insan hakları gibi Batı kavram ve kurumlarının İslam’a uymadığını, İslam’da bu tür şeylerin olmadığını söylemekte ve Batı tarzındaki modernleşme çabalarına,geçmişten beri karşı çıkmaktaydılar. Son zamanlardaki gelişmelerle birlikte, İslamcılar da, postmodernist söylemden kavram ve görüşler alarak aynı tezlerini daha büyük bir güvenle devam ettirdiler.

İkinci olarak belirtilmesi gereken, insan haklarının ahlaksal evrenselliği yanında, bir de “uluslararası normatif evrenselliğe” sahip olduğudur. Hemen hemen bütün devletler evrensel bildiri ve sözleşmelerde benimsenen hakları güvence altına almayı, en azından sözsel olarak onaylamışlardır. Evrensel hukuksal değerlerin içeriğini deyimleyen insan haklarına ilişkin uluslararası normatif uzlaşı, evrensellik lehine güçlü kanıtlar sunmaktadır; bu uzlaşı, aynı zamanda yaygın olarak paylaşılan erdem anlayışlarını deyimler.

İnsan haklarının evrenselliği iddiasını destekleyen üçüncü bir nokta da, evrensel insan haklarının, insan onurunu korumak için özellikle uygun bir mekanizma işlevi görmesidir. Çağdaş dünyada, özellikle insan yaşamının onurlu bir şekilde sürdürülmesine yönelik temel konularda, dünyanın tümü açıdan geçerli olan, geniş alana sahip yönetimler veya yönetimler arası uzlaşmayı ve birliği sağlayan uluslarüstü yasal düzenleme ve organizasyonlara gerek duyulduğu ortadadır. Kültürel göreceli tezlerin, özellikle, insan hakları konusunda ne tür olumsuz sonuçlara yol açacağı konusunda tek bir örneğin verilmesi yeter : İran İslam Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletler Temsilcisi Said Recavi Horasani, İran’ın insan haklarını ihlal ettiği suçlamasına karşı yaptığı savunmada, Birleşmiş Milletler’in atıfta bulunduğu uluslararası standartların, Batı’nın standartları olduğunu, bu standartların ise, İran’ın insan hakları dosyasını değerlendirmede kullanılamayacağını belirterek şöyle demektedir :

“Yeni siyasal düzen halkın en derin ahlaki ve dinsel görüşleriyle tam bir uyum içindedir ve dolayısıyla İran toplumunun geleneksel kültürel, ahlaki ve dinsel inançlarını en tam biçimde temsil etmektedir. Bu yeni düzen Şeriat’tan başka bir düzen tanımamaktadır. Uluslararası toplulukların İslam’a aykırı olan bildirileri, kararları, sözleşmeleri İran İslam Cumhuriyeti için geçerli değildir. Yahudi-Hıristiyan laik anlayışı temsil eden İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi müslümanlar tarafından uygulanamaz ve İran İslam Cumhuriyeti’nin kabul ettiği değerler sistemine aykırıdır.” Sadece bu örnek bile,insan hakları kavramını içeriğini evrensel düzeyde değerlendirmenin ve buna yönelik çabaların önemini ve ivediliğini göstermektedir.

Kanımızca, insan hakları kavramının Batı’da doğmuş olması, insan haklarının kültürel olarak rölatif olmasını gerektirmez. Çünkü insan hakları, kültürel farklılıkları aşan, daha doğrusu bütün kültürlerde var olduğu ümit edilen bir değeri, yani insan onurunu korumaya yönelik taleplerin ortak adıdır. Bu nedenle, insan hakları öğretisinin tarihsel süreç içerisinde hangi kültürde doğmuş olduğunun bugün açısından fazla bir önemi yoktur. İnsan haklarının rölatif olması başlıca iki şeyi ifade eder: Birinci olarak, insan haklarının korunması zorunlu olarak Batılı toplumların kültürlerinin, bu kültüre özgü değer ve normların korunması anlamına gelmez. İkinci olarak herhangi bir Batılı olmayan kültürü mensuplarının, insanın temel değer ve onurunu çiğneyen uygulamaları yerel kültürlerine dayanarak haklı göstermeye çalışmaları da kabul edilemez. Toplumsal değer yargıları toplumdan topluma ve dönemden deneme değişkenlik gösterebilir. Ne var ki, bu konuda önemli bir sınırın bulunması gerektiği, hiçbir durumda gözardı edilmemelidir: Tüm insanlığın üzerinde uzlaştığı ulusal ve uluslar arası temel hukuksal belgelerde yer almış evrensel değerlere açıkça aykırı bir “kültürün” veya “toplumsal değer yargısının” normlaştırılması ve meşrulaştırılması kabul edilemez. Donnely’in ifadesiyle; “Belirli bazı insan haklarının biçim ve yorumunda kültürlere bağlı olarak bazı sınırlı değişikliklere izin vermek zorunlu olabilir, ama insan haklarının temeldeki ahlaki evrenselliği üstündeki ısrarımızı sürdürmeliyiz.”

4- SONUÇ

İnsan hakları, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir aşama kaydetmiştir. Bu kanlı savaşın ertesinde kurulan yeni düzende, bütün insanların, herhangi bir fark gözetilmeksizin, salt insan olarak dünyaya geldikleri için sahip oldukları birtakım haklar güvence altına alınmak istenmiş ve kuruluş döneminde Birleşmiş Milletler, Winston Churchil’in insan haklarının “tahta oturması” olarak adlandırdığı misyonla görevlendirilmiştir. Bu hakların neler olduğunun belirlenmesi için bir komisyon kurulmuş ve bu komisyonun çalışmalarının sonucunda 10 Aralık 1948 tarihinde BM Genel Kurulu’nda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir.

İnsan hakları alanındaki ikinci bir gelişme, insan hakları kavramının, bütün devletler için bir meşruiyet ölçütü haline gelmesidir. Bugün herhangi bir devletin halkı üzerindeki egemenliğinin meşru olarak kabul edilmesi ve uluslararası camiada saygın bir yere sahip olabilmesi için, o devletin insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almış olması zorunludur. Nitekim insan haklarını kapsayan evrensel bildirgelerin ve sözleşmelerin, devletlerin hemen hemen tümü tarafından yazılı veya sözlü onay görmesi, bu zorunluluğun bir sonucudur.

İnsan hakları ilişkin sonuç olarak şu belirlemeler yapılabilir: İlk olarak insan kavramı, insan hakları için savaşımdan soyutlanamaz. İkinci olarak, insan hakları kavramı devinimli bir niteliğe sahiptir. Üçüncü olarak, insanlık kavramının olgunlaşması kesintisiz değildir, olumlu gelişmelerin yanında zamanla olumsuz birtakım olaylar da yaşanabilir, ama “ideal tavırları ve gelişmeleri parçalayan geri dönüşler ne kadar uzun zamanlı ve güçlü olsalar da, onların kaçınılmaz pekişmesine engel olamaz ve “olması gereken” bilincini geri çeviremezler.”